Son Haberler |
YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2015 Perşembe

'Dijital çağın hippileri' Bursa'da

'Dijital çağın hippileri' Bursa'da
'Dijital çağın hippileri' olarak nitelendirilen topluluğun müzik ve sanat festivali 'Saykodelik Neonfest' bu yıl Bursa’nın Kestel İlçesi’nin Uludağ eteklerinde yer alan Alaçam’da düzenleniyor. Festivale dünyanın çeşitli ülkelerinden katılan bin 500 kişi, 24 saat kesintisiz müzik yayını eşliğinde doğayla baş başa kalıyor. 60’larda mevcut düzene karşı gelişen asi kültürün modern tezahürüne 'saykodelik trance' kültür deniyor.

Dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen 'Saykodelik' müzik ve yaşam tarzının tutkunları, Bursa’nın Kestel İlçesi’nin Alaçam Mahallesi mesire alanına kamp kurdu. Burayı şenlik alanına dönüştüren gençler giyim tarzlarıyla renkli görüntüler oluşturdu. 19 Temmuz’a kadar devam edecek 'Saykodelik Neonfest'e katılanlar 24 saat kesintisiz müzik yayınının yapıldığı alanda, dinledikleri müziklerle kendilerinden geçiyor.

Hindistan’ın Goa şehrinde 1960 yılında başlayan ve günümüze kadar gelen kendilerini 'Doğaya kaçış' grubu olarak nitelendiren katılımcılar, dinledikleri müzikler sayesinde dünyadan kendilerini soyutladıklarını ve doğayla baş başa kalarak trans haline geçtiklerini söylediler.

Şenlikler boyunca 'Saykodelik' müzik diye bilinen trans ve kendini kaybetme müzikleri de olarak adlandırılan tarzda birçok grup performanslarını sergileyecek. Şenlik organizatörlerinden Cihangir Taşçı, Türkiye’de ilk kez yapılan şenliklerde Ace Ventura, Animato, Captain Hook, Liquid Soul, Perfect Stranger, Avalon, Kaya Project, Shakta, Hiber Nation, Digitalis, Digicults, Merkaba gibi bir çok ünlü müzisyen ve grubun yer aldığını söyledi.


Bazılarının katılmak için yurt dışından bisikletle geldiği festivalde, şenlik alanına giriş biletleri 105 euro’dan satıldı. Şenlik alanında herhangi bir karışıklığın olmaması için festival yetkilileri girişe güvenlik şeridi çekti. Şenlik Komitesi tarafından alana kurulan masalarda gelenlerin akreditasyon biletleri kontrol ediliyor. Alana giremeyenler ise şenlikte neler yapıldığını öğrenebilmek ve görebilmek için yamaçlardan gösterileri izlemeye çalıştı.

BURADA HERKES MUTLU

Şenlik alanı her akşam bayram yerine dönüyor ve çadırdakiler konser alanına akın ediyor. Yurt dışından gelen katılımcılar kamp alanını ve ortamı çok sevdiklerini, doğanın serin havasını solumanın kendilerine büyük keyif verdiğini söylüyor. Kamp alanında konser ve müziğin yanı sıra spor etkinlikleri de yapılıyor. Bazıları yoga yaparken, bazıları da dağ yürüyüşüne çıkıyor.

Bu arada yörede bazı kişilerin tepki göstermesi üzerine Bursa İl Jandarma Komutanlığı ekipleri bölgede yoğun güvenlik önlemi aldı. Jandarma asayiş ekipleriyle Uludağ Jandarma Arama Kurtarma ve Motorlu Timler bölgede 24 saat boyunca devriye görevi yaparken alana gelen kişiler ve araçları tek tek arıyor. Jandarma ayrıca geceleri çadırlar yanında ateş yakanları, orman yangını çıkabileceği gerekçesiyle uyarıyor.

İstanbul Bodrum'a taşındı

MUĞLA’nın Bodrum İlçesi’nde 4 günlük Ramazan Bayramı tatili nedeniyle trafik yoğunluğu başladı. Arife günü Bodrum-Turgutreis karayolunu kullananlar 8 kilometrelik mesafeyi 1.5 saatte aşabildi.

İstanbul Bodrum'a taşındı

Bayram tatili için Bodrum’a gelenler kentin girişinde trafik kabusu yaşamaya başladı. Tatilciler, bu sabah saat 10.00’da, Bodrum’u Turgutreis Mahallesi’ne bağlayan 18 kilometrelik yolun, Yokuşbaşı, Gümbet, Konacık, Bitez ve Ortakent Yahşi Mahalleleri’ne kadar olan 8 kilometrelik bölümünü tam 1 buçuk saatte aşabildi. Adım adım ilerleyen araçlardan bazıları tali ve ara sokakları tercih etti. Erken saatlerde 5 maddi hasarlı trafik kazası meydana geldi.

Eşi ve iki çocuğu ile birlikte bayram tatili için Ankara’dan gelen 45 yaşındaki edebiyat öğretmeni Selma Avcı, "2 buçuk saatte İzmir’den geldik ama 1 buçuk saatte 8 kilometrelik yolu aşamadık. Üstelik burası şehir merkezi değil duble yol, bayramın ilk günü yakalanmamak için erken geldik. Trafik kabusuna yine yakalandık" dedi.

13 Temmuz 2014 Pazar

'Hamile misin' dediler 8 ayda 48 kilo verdi

'Hamile misin' dediler 8 ayda 48 kilo verdi
Fazla kiloları nedeniyle uygun kıyafet bulamayan ve mağazadaki görevlinin kendisini hamile sanıp "Bebeğiniz kaç aylık" diye sormasından etkilenen kadın, 8 ayda 48 kilo vererek yeniden doğdu
Adanalı Fehime Tomas (26), küçük yaşlardan itibaren kilo almaya başladı. 25 yaşına geldiğinde 110 kiloya ulaştı. Aşırı kilosu nedeniyle sosyal hayata uyum sağlamakta zorlanan Tomas, ayakkabısının ipini dahi bağlayamıyordu. Sağlık sorunları yaşayan ve zayıflama çabaları sonuçsuz kalan Tomas, bir mağazada kendisini hamile sanan bir görevlinin "Bebeğiniz kaç aylık" diye sorması üzerine son çare Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne başvurdu.

110 KİLOYA ÇIKTI

'Hamile misin' dediler 8 ayda 48 kilo verdiProf. Dr. Cem Kaan Parsak gözetiminde tedavisini başlanılan Tomas, tüp mide ameliyatıyla fazla kilolarından kurtularak sağlığına kavuştu. Tomas, ameliyat olmadan önce 110 kilo olduğunu hatırlatarak şunları söyledi: "Ameliyat olmadan önce kendime güvenim hiç yoktu. Hiçbir yere gitmek istemiyordum. Ancak şu an öyle bir sorunum kalmadı. En azından otobüste yanımdakini rahatsız etmiyorum. Beni görüp ameliyat olan 4 arkadaşım var. Onlar da durumlarından çok mutlular. Ameliyatım doğum günüme denk geldi. Şuan yeni hayatıma başlamış gibi hissediyorum." AA

30 Nisan 2012 Pazartesi

BEN KAROLİN FİŞEKÇİ’NİN ŞUH POZLAR VERDİĞİ BİR ÜLKE İSTİYORUM

Radyoterapim bittiğinde bir kutlama havasına girdim, her zamanki gibi bu kutlamaları biraz fazla abarttığımdan yorgun düştüm, hatta hastalandım. Doktor “dinlenmen lazım” deyince de hem şehre yakın hem de her şeyden uzak, rahat rahat dinlenebileceğim bir yer düşünmeye başladım. Şehre yakın olması gerekiyordu çünkü arada kontrol için İstanbul’a dönmem gerekecekti. En sonunda Abant’ta karar kıldım. Bahar tatiline girmiş olan çocuklarımı da annem Ankara’ya alınca kesintisiz dinlenip detoks yapabileceğim tam on günüm oldu.

Abant bana tahminimden de iyi geldi, bir kere göl-tatili için hava son derece uygun, ne soğuk ne sıcak tam limonata kıvamında. Havanın ılık oluşu göl kenarında yürüyüş yapmayı kolaylaştırıyor. Gölün çevresinde, tam yedi kilometrelik ağaçlarla kaplı harika bir yürüyüş parkuru var. İlk gün yarı yolu bile oflaya poflaya yürüdüm, yolun yarısında faytona binip otele öyle döndüm, şu an hem sabah hem akşam bir tam tur atabiliyorum göl çevresinde. Buradaki otellerin bakıp beslediği, hepsi aşılı ve sağlıklı bir grup sokak köpeği dostum da benimle beraber yürüyor her gün. İçki, kahve, kola falan da yok , arada sırada yediğim sucuk-ekmek de olmasa tam detokstayım diyebileceğim sanki… İşin güzel tarafı burada yürüyüş dışında yapılabilecek başka hiçbir şey yok, güzelliği de şurada, gölün üstüne yerleşip, bütün gün boyunca çay içip kitap okuyup keyif yapabiliyorsunuz. Otellerde internet olması da cabası, lap-topunuz da yanınızdaysa ördekleri falan seyredip, kuş seslerini dinleyerek çalışabiliyorsunuz da… Burası bana iyi geldi nitekim, kisa sürede de dinlendim, toparlandım.

Abant’a tam olarak ne kadar kalacağımı bilmeden, bir nevi plansız-programsız gelmiş olduğum için yanımda yeteri kadar ilaç getirmemişim. İlaçlarımı içmeme lüksüm de olmadığı için, istemeye istemeye, gölün rehavetinden ayrılıp, Bolu’ya Eczane aramaya inmek zorunda kaldım. Keşke gitmek zorunda kalmasaydım, Eczane şehrin merkezinde, en işlek caddesinin üzerindeymiş. Bulmam çok zor olmadı, arabayı park edip indim, klasik bir şehir merkeziydi, uzunca bir cadde üzerinde karşılıklı dükkanlar… İlk girdiğim Eczane’de ilacımı bulamadığım için bütün caddeyi yürümek zorunda kaldım ve inanın içimdeki bütün yaşam enerjisi tükendi. Sokakta neredeyse sadece erkekler vardı, bakımsız, pejmurde, renksiz, asabi bir erkekler güruhu… birkaç tane kadına rastladım, başları önlerinde hızlı hızlı yürüyorlardı, onlar da erkekler gibi gri ve siyah giyinmişlerdi. Bir şehir merkezinde olması gereken canlılık, telaş , heyecan ve devinimden eser yoktu. Sanki birisi gelip, sokakların üstüne “ölü toprağı serpip” kaçıp gitmiş gibiydi. Bütün renkler silinmiş, geriye gri, ruhsuz, mutsuz hayaletler kalmış gibiydi…

Yanlış anlamayın taşrayla ilgili bir derdim yok, zaten olamaz da babamın işi gereği taşrada büyüdüm, benim derdim “yaşamla” . Bir saatliğine bir şehre inip orada gördüklerim üzerinden “genel geçer” tespitler yapıp ”ahkam kesecek” de değilim. Bunlar sadece tanımadığım bir şehrin bana hissettirdikleri. Belki de Bolu hiç de algıladığım gibi bir yer değil, ama dediğim gibi bu benim “algım” ve bu “algı” oluşumunun tabii ki psikolojik temelleri var. “Mahalle baskısı” üst başlığıyla ortaya çıkan, heykellerimizi söken, sanatımızı yasaklayan, sokaktaki yaşamımızı engellemek için sandalyelerimizi kaldıran, parklarda sevgilimizle el ele gezmemize izin vermeyen, içtiğimiz içkiye kafayı takan, sevdiğimiz dizi karakterlerinin ”sanal yaşantılarından” bile rahatsız olup onları zorla evlendiren, ateist olduğumuz için bizi memleketi terketmek zorunda bırakan, yakılarak öldürülen yakınlarımızın yasını tutup, hesabını sorduğumuzda “hak ettiğimiz için bunları yaşadığımızı ” söyleyen ve üstüne üstlük bütün bunları “özgürleşme” ve “normalleşme” adına yaptığını iddia eden bir zihniyet karşısında bende bir “algı” bozukluğu oluşmuşsa eğer, bence bu son derece doğaldır.

“Anadolu şehirlerinde, kasabalarında hayat nasıl yaşanır ” diye bir tez yazacak değilim. Afyon’daki içki yasağı sonrasında okuduğum kadarıyla zaten oralarda “içkili eğlence” diye bir kavram da yok. Olmayan bir şeyin yasaklanmış olması da doğal olarak oranın halkını hiç rahatsız etmiyor. İtiraz eden de rahatsız olan da yine Twitter başındaki bizleriz. İnsanların şu kısacık hayatta yaşamlarını nasıl geçirecekleri sadece kendilerini ilgilendirir. Hesap vereceği “İlahi” bir merciiye gönülden inanan, yaşantısını tamamen “İlahiyat” kuralları içerisinde geçirmek isteyen, dünyevi zevklerden haz almayı kesinlikle kabul etmeyen, haz alanlardan da hoşlanmayan ve onlarla birlikte yaşamak istemeyen bir zihniyetin mevcut olduğunu ve bu zihniyetin bizim ülkemizde “çoğunlukta” olduğunu gayet iyi biliyorum. Yine kendi kişiliğim ve hayat görüşüm dolayısıyla bu insanlara sonuna kadar “saygı ” duyuyorum. Lakin ben artık Mazhar Alanson gibi düşünmüyorum. “Benim hala umudum yok” .

Karısının türbanla kamusal alanda çalışabilmesi için, kızının türbanıyla üniversiteye girebilmesi için, kendimi cansiperhane sokaklara, gösterilere atacağım arkadaşın benim özgürlüklerim için kılını bile kıpırdatmayacağını, hatta kendi “bakış açısı” dışında yer alan hiçbir şeyi “özgürlükler dahilinde” saymayacağı için, yasakları destekleyeceğini, en azından “umursamayacağını” biliyorum artık.  ”Biz farklılıklarımızla güzeliz”, “İnsanın kafasının içindeki önemlidir, dışındaki değil” sadece kendileri için geçerli olan romantik sloganlarmış belli ki …

“Sen bu ülkede yaşamıyor musun kardeşim?” diyeceksiniz şimdi bana, haklı olarak. Ben de size “Hayır yaşamıyorum” diyeceğim, ben başka bir ülkede yaşıyorum, isterseniz size biraz benim yaşadığım ülkeden bahsedeyim; Benim yaşadığım ülkede kadınlarla erkekler, hiçbir başka niyetleri olmadan birbirleriyle dostluk-arkadaşlık edebilirler, çocukluklarından beri beraber okuyup, beraber büyüdükleri için birbirlerinden çekinmezler, korkmazlar, birbirlerini baştan çıkarıcı birer “ nesne” olarak değil “insan” olarak görürler.
Bu ülkede kadınlar okullara gider, mezun olur ve ( diğer ülkenin aksine…) çalışırlar. Kadınların ekonomik özgürlüğü vardır, onun için onlar da sokaklarda, hayatın içindedirler.
Çocuk da yaparlar, kariyer de, sanat da …

Tek başlarına tatile de çıkarlar, kız arkadaşlarıyla gece eğlencesine de giderler, kimse onları yadırgamaz, kötü niyetle bakmaz. Kadınlarla erkekler rahatça tanışır, flört eder, canları isterse sevişirler. İlişkileri toplum için değil “kendileri için” yaşadıklarından isterlerse evlenir, istemezlerse bir ömür beraber yaşarlar. Baktılar olmuyor, hayatı mutsuz geçirmektense boşanır, kendilerine yeni hayatlar kurarlar. Kimilerine “tuhaf” gelebilir ama bu ülkede kadınlar farklı eşlerden çocuklar doğurup, renkli-kalabalık aileler bile kurarlar. Kimi kadınlar ise bir babaya bile gerek duymaz, çocuklarını tek başlarına büyütürler.

Bu ülkede “sokak” önemlidir. Hayatın nabzı sokakta atar, insanlar birbirine değer, temas eder konuşur. Bu ülkede “sanat” önemlidir, yaşam alanlarımızda galeriler, müzeler vardır, lokantalarımıza, kafelerimize resimler asarız, elimizden geldiği kadar sanatçılarımızdan bir şeyler satın alırız, alamasak da onları takip eder, saygı duyar, destekleriz. Müzik de önemlidir bizim için, konser salonlarını, caz klüplerini falan hep biz doldururuz. Çoğumuzun okumuş yazmışlığı, kalem tutmuşluğu olduğu için, yeni çıkan kitapları alıp okuruz, mizah dergilerini, gazeteleri takip ederiz. Sinemadan, tiyatrodan, yabancı dizilerden çok hoşlanırız.

Eğlenmeyi severiz, yaşamın tadını çıkartmak bizim için “ayıp” değildir. Rakı sofraları kurup kadınlı-erkekli denize karşı güneşi batırır, bir de utanmadan o sofralarda memleketi kurtarırız. Genellikle fon müziğimiz de “Müzeyyen’dir” . Denizi severiz, sahil kasabalarını da kadınlarımız sere-serpe güneşin altında yatar yazın, akşamları da dekolte elbiseleriyle çıkarlar sahil boyuna, kimse yadırgamaz, kimse dönüp bakmaz.

Farklılıklardan “gerçekten” hoşlanırız, , marjinal yaşayanlarımız da vardır , ateistimiz de, komünistimiz de … Birbirimizin dini inançlarını hiç merak etmeyiz. Benim ülkemde dünya çapında ün yapabilecek nitelikte “gurme” restoranlar açılır, gece hayatı belki de Avrupa’daki pek çok başkentten daha renklidir,
 Yoga-meditasyon kamplarımız, detokslarımız-botokslarımız, bloggerlarımız-modacılarımız, eşcinsellerin elele oturabildiği barlarımız-kafelerimiz, şapkalı-papyonlu adamlarımız-ikoncanlarımızla falan yaşayıp gideriz…

Benim ülkemde mesela, Karolin Fişekçi diye bir kadın vardır, güzel, çatlak, marjinal bir kadın sanatçı. Memleketin “Nobel-Ödüllü” “erkek” yazarına kafa tutan, yaşadığı aşkın arkasında duran, cinselliğinden ve cinselliğini sergilemekten korkmayan, nev-i şahsına münhasır bir kadın.. . Ben mesela, Karolin’in topların üzerine oturup “ şuh” pozlar verdiği, twitterda mini elbisesinin altına giydiği file çorabının resmini yayınladığı bir ülkede yaşamak istiyorum…

Daha önce de söylediğim gibi, şu kısacık hayatta herkes yaşam biçimini seçmekte, kendine benzeyenlerle yaşamakta özgürdür, zaten de öyle yaşamalıdır. Benim için “ruhsuz bir hayalet ” olan bir başkası için olması gereken en doğru şeydir. Bütün bunlar “ gerçek demokrasiye” geçiş sürecinin sancıları, “her şey pek bir güzel olacak” diyen liberal arkadaşlarıma hala inanmak istesem de, hızla birbirinden farklılaşan yaşam tarzlarımızın eninde sonunda bir ortak noktada buluşacağını ümit etsem de, içimdeki “endişeli moderni” susturamıyorum. ”Benim olan” herşeyin hızla erozyana uğratıldığını hissediyorum, üzülüyorum, korkuyorum…” Tek isteğimiz uyum içerisinde beraberce yaşamak ” diyenlerin, samimiyetlerinden artık şüphe ediyorum, şüphemin de onların umurlarında bile olmadığını hissediyorum.

Karolin file çorabıyla o topun üzerinde oturabildiği sürece ben de bu ülkenin insanıyım. İndirdiğiniz zaman vatansız kalırım…

Ayşe Deniz

Ulusal Gazete

13 Mart 2012 Salı

46 yıllık sansür sona eriyor

Alp Zeki Heper'in yasaklı filmi "Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri" Ankara Uluslararası Film Festivali'nde ilk kez gösterilecek.


Yönetmen Alp Zeki Heper'in müstehcen bulunarak yasaklanan filmi "Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri" 46 yıl sonra ilk kez gösterilecek.

Filmlerin perdeyle buluşmasını engelleyen yargı kararlarından ilki Danıştay tarafından 1966'da alındı. 27 yaşında genç bir yönetmenin ilk uzun filmi sinema tarihimize adını bu özelliğiyle yazdırdı.

Zamanın 'Film Komisyon Kontrol Kurulu' Heper'in filmini 'müstehcen' bulmuştu. Danıştay kararıyla filmin gösterimi yasaklandı. Yönetmen bir gazete röportajında "Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan. …özgürlükle baskıyı, şiddeti, işkenceyi karşı karşıya getirmeye çalışmıştım. Anılarla ilgili zor anlatımlı olan bir filmdi. Sevginin, tutkunun, işkenceyi, baskıyı yok etmesini dilemiştim. Özgürlüğün delice bir sevgi olduğunu düşünüyordum. Öyle simgelemeye çalışıyordum özgürlüğü. Müstehcenlikle suçlandım. En sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen, oynayan, yapımcı ve seyirci de olabilirim. Yani tek başıma da izlemek zorunda kalabilirim filmlerimi..." demişti bu karara karşılık.

Paris Yüksek Sinema Enstitüsü'nün yetenekli öğrencisi Alp Zeki Heper, ödüllü iki kısa filminin ardından Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri'ni çekti. Film Danıştay tarafından yasaklandı ve Heper'in hayatı bu kararın gölgesinde geçti.

Heper, yasaklanan filmin tek kopyasını Sami Şekeroğlu'na verdi. Prof. Şekeroğlu, Ankara Film Festivali için kaleme aldığı yazıda o günleri şöyle anlattı: "Başka bir gün Akademi'de bir sergi açılışında rastladım. Eşini tanıştırdı ve filmini getireceğini söyledi. Birkaç gün sonra "Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri"nin negatifini getirdi. 'Bunu sana hediye ediyorum. Ama söz ver hiç kimseye göstermeyeceksin' dedi. Biraz yumuşatmaya çalıştım ama ikna edemedim. 'Ömrüm boyunca sana güvendim. Vasiyetimdir, göstermeyeceksin'dedi. O'nu kaybettiğimizi duyduğumda çok üzülmüş ve onun için bir gösteri yapmayı arzulamıştım. Ama söz vermiştim, filmi göstermem doğru olmaz diye vazgeçtim. Araştırmacılar ve kızı hariç hiç kimseye göstermedim. Emekli olduğumda da filmi bu bilgilerle üniversiteye verdim. Bir ay önce STM Müdüresi Prof. Asiye Korkmaz, Ankara Film Festivali yöneticilerinin filmi göstermek istediğini söyledi. Artık benim böyle bir yetkimin olmadığını, bu kararı verme hakkına Üniversitenin ve varislerinin sahip olabileceğini belirttim."

12 yaşındaki anne 2,5 aylık bebeğini satışa çıkardı!

Krizdeki Yunanistan'dan öyle bir haber geldi ki duyanlar kulaklarına inanamadı. Habere göre, evlilik dışı ilişkiden olan 2,5 aylık bebeğini satmaya çalışan 12 yaşındaki bir anne tutuklandı.


Yunanistan'da, ihbar üzerine alıcı kılığına giren Kavala emniyet müdürlüğüne bağlı polisler, bebeğin satışına aracı olan kişilerle 2,5 aylık bebeği satın alma konusunda anlaştı.

12 yaşındaki anne ve aracı üç kişiyle Kavala kenti yakınlarındaki Sarı Şaban (Hrisupolis) mevkiinde buluşan polis, önceden işaretlenmiş olan 12.500 avroyu 12 yaşındaki anneye teslim edip bebeği aldıktan sonra, polis olduğunu söyledi.

Polisten yapılan açıklamada, 12 yaşındaki anne ile birlikte kendisine yardımcı olduğu belirlenen 71 yaşında bir erkek ile 65 ve 44 yaşında iki kadının gözaltına alınarak Kavala Savcılığına sevk edildiği, 2,5 aylık bebeğin ise tedavi için Kavala Hastanesi'ne teslim edildiği bildirildi.Gözaltına alınan kişilerin, bebek alım satımı yapan bir örgütün üyeleri olduğu belirtildi.
 
Yukarı Çık
Telif Hakkı © 2014 Ulusal Gazete | Tasarım: OddThemes